R O T A M I Z

Bir Kare... Bir Nota...

Cuma, Mart 31, 2006

Bozcaada
Türkiye'nin köyü olmayan tek ilçesi Bozcaada Çanakkale'nin bu Önemli merkezi, önemli tarihi, birbirinden güzel plajları, bağları, plajları ve denizi,şarabı temiz havası ile elektrik ve su sorunu olmayan, çok farklı bir ortamda, sakin ve huzurlu bir tatil için en uygun adreslerden biridir Bozcaada.
Sükunet, huzur, temiz deniz, ter temiz hava ve köklü tarihi ile Bozcaada,
Kışın 2000 - 2500 kişinin kaldığı adada, yaz aylarında nüfus 15 bine çıkıyor. Pansiyonlar, kamp ve piknik alanları ile ekonomik tatil vaat eden Bozcaada, Kum burnu Mevkiine 3, Geyikli-Odunluk iskelesine 5 deniz mili uzaklıkta bulunuyor.
Ada çevresi 14 mil, en yüksek noktası ise 192 metreyle Göztepe mevkii. Bu noktadan net havalarda Limni, Semen direk, Midilli ve Gökçeada'yı seyredebilirsiniz.

En güzel ve en temiz deniz, en güzel kumsal, en temiz havayı Bozcaada'da bulabilirsiniz. Adanın birbirinden güzel plajları bağları ve tarif edilemeyecek güzellikleri, sükuneti, dinlenmeyi özlemiş insanlar için bulunmaz nimettir. Nefis deniz ürünlerini, özellikle "kalamar" ve şaraplarını bir kere tattıktan sonra unutmak mümkün değildir. Kamp ve piknik yerleri bakımından zengin imkanlara sahip olan Bozcaada'da, isteyen her aile kendine müstakil bir koy bulabilir. Amatör balıkçılar doyasıya avlanabilirler. Su altı balık avı için dalma sporunu tercih edenler ise gerek balık miktarı denizaltı florası güzellikleri karşısında hayrete düşebilirler.

Bozcaada son yıllarda büyük gelişme göstermiştir. Adanın otantik yapısı ve güzelliği yanında, mimari üslubu da son derece iyi korunmuştur.
Ada'nın her tarafına ulaşabileceğiniz asfalt yolları son derece iyi korunmuş bakir ve temiz plajları anakaradan gelen su ve elektriği, billur gibi denizi ve Bozcaada'ya gelen insanları dipdiri yapan, hatta gençleştiren poyrazı vardır. Eski Adalılar, çamaşır astıkları ipleri hiçbir zaman silmezlermiş Çünkü Adada toz yoktur.

Türkiye'nin bir çok yerinde artık unutulan deniz mahsulleri, bunlardan ıstakoz,böcek, kalamar, tarak ve istiridye adamızın sularında mevcuttur.
Ada su sporlar için de ideal bir konumdadır. Özellikle dalma sporu yapanlar Bozcaada'ya oldukça rağbet etmektedirler. Adaya ulaşım feribotlarla olmaktadır. Anakara ile ada arası yaklaşık yarım saat sürmektedir.


Moda Teras

Resaturant, Bar, Canlı Müzik, Toplantı ve Kültür Merkezi Yelpazesiyle Anadolu Yakasının en nezih manzarası eşliğinde hizmet vermekte.

Mektep Sokak No:7-9 Moda

0216 449 18 86 - 338 70 40

www.modateras.com

Cafe Gramofon 13. Yılında...

Tünel Meydanı No:3 Tramvay Son Durak Beyoğlu / İstanbul
Rez: (0212) 293 07 86

Program:

31 Mart 2006 Cuma 11:00 - 02:00
cuban-ist
latin jazz band
Giriş:20,00 TL

01 Nisan 2006 Cumartesi 11:00 - 02:00
Ricky Ford Orchestra
jazz
Giriş:20,00 TL

03 Nisan 2006 Pazartesi 10:30 - 01:20
erman dirikcan trio
jazz
Giriş:20,00 TL

04 Nisan 2006 Salı 10:30 - 01:30
lloyd chisholm
jazz
Giriş:20,00 TL

05 Nisan 2006 Çarşamba 10:30 - 01:30
bora çeliker
jazz
Giriş:20,00 TL

06 Nisan 2006 Perşembe 10:30 - 01:30
bilge aslı susar quartet
jazz
Giriş:20,00 TL

08 Nisan 2006 Cumartesi 11:00 - 02:00
blue
R&B
Giriş:20,00 TL

10 Nisan 2006 Pazartesi 10:30 - 01:30
erman dirikcan trio *
jazz
Giriş:20,00 TL

11 Nisan 2006 Salı 10:30 - 01:30
lloyd chisholm
jazz
Giriş:20,00 TL

12 Nisan 2006 Çarşamba 10:30 - 01:30
neşet ruacan trio
jazz
Giriş:20,00 TL

13 Nisan 2006 Perşembe 10:30 - 01:30
genco arı ve sarp maden besteleri
jazz
Giriş:20,00 TL

14 Nisan 2006 Cuma 11:00 - 02:00
rhythm&mood orchestra
live conduction
Giriş:20,00 TL

17 Nisan 2006 Pazartesi 10:30 - 01:30
erman dirikcan trio *
jazz
Giriş:20,00 TL

18 Nisan 2006 Salı 10:30 - 01:30
Ricky Ford Orchestra
jazz
Giriş:20,00 TL

19 Nisan 2006 Çarşamba 10:30 - 01:30
kamil erdem trio
jazz
Giriş:20,00 TL

22 Nisan 2006 Cumartesi 11:00 - 02:00
rhythm&mood orchestra
live conduction
Giriş:20,00 TL

24 Nisan 2006 Pazartesi 10:30 - 01:30
erman dirikcan trio.
jazz
Giriş:20,00 TL

25 Nisan 2006 Salı 10:30 - 01:30
Ricky Ford Orchestra
jazz
Giriş:20,00 TL

27 Nisan 2006 Perşembe 10:30 - 01:30
ayşe tütüncü
jazz
Giriş:20,00 TL

29 Nisan 2006 Cumartesi 11:00 - 02:00
tuna ötenel trio
jazz
Giriş:20,00 TL


TARİHİ MODA İSKELESİ

1916-1917 yılında mimar Vedat Tek tarafından yapıldı. İstanbul'da deniz yoluyla kitle taşımacılığında önemli bir görev üstlendi... Daha da önemlisi "Belli bir dönemin sadece mimarlık sanatının değil; ekonomik kültürel ve tarihi özeliklerini yansıtan ender yapılardan biri olması özelliği ile de, modanın kültürel dokusunun bir parçası oldu."

Ve 1910 yılında Moda da yaşayan İngilizlerin kurmuş olduğu İngiliz Yat Grubu Tarihi Moda İskelesinde faaliyete başladı.Bu kulüp daha sonra Türk üyelerin katılımıyla Türk-İngiliz Kulübü adını aldı.

Türk-İngiliz kulübü bir süre, sonra evvelce odun deposu olan ve Van valisi Tahir Paşanın oğlu Cevdet Bey tarafından kagir bir ev haline dönüştürülen binaya taşınır.

Türk-İngiliz Kulübünün terk ettiği Vapur İskelesine, Leyla Asım Turgut tarafından kurulan Moda Su Sporları Kulübü yerleşir.

Ulu Önder Atatürk' ün, zamanın iktisat vekili Celal Bayar'a "Denizlere inmek medeniyetin şiarıdır." cümlesinden beş ay sonra Moda Deniz Kulübü kurulmuştur(8 Nisan 1935) .

Başta Ulu Önder Atatürk olmak üzere İsmet İnönü, İngiltere Kralı Edward, İran Şahı Rıza Pehlevi, Irak Kralı Faysal gibi önemli şahsiyetler iskeleyi ziyaret etmişlerdir.

Uzun yıllar sportif ve sosyal aktiviteler yaşanan bu mekan önce sosyal yönünü kaybetti ve 1986 yılına gelindiğinde yolcu azlığı nedeniyle, önce vapur seferleri kaldırıldı; daha sonra da bakımsızlığa terk edilerek, bir harabeye dönüştürme süreci başlatıldı... Böylelikle de Moda, tarihi ve kültürel kimliğinin bir sembolü olan iskelesini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Bu gidişe razı olmayan Türkiye Denizcilik İşletmeleri Yönetim Kurulu Başkanlığı ile Türkiye Deniz Ticaret Odası Başkanlığı Moda'dan yükselen "iskelemizi kurtarın" çağırılarına kulak verdiler ve iskelenin kurtuluşu için 2000 yılında çalışmalar başlattılar.

Sadece kaba Restorasyonu için 200.000 $ harcama yapan Deniz Ticaret Odası, İskelenin İşletmeciliğini, 1995 Yılından itibaren Fenerbahçe Spor Kulübü Sosyal Tesislerini işleten Platform LTD ŞTİ' ne vererek İskele'nin sürekli olarak bakımını ve korunmasını sağlatırken, Vapur Seferlerinin yeniden yapılmasının önünü açtı ve İstanbul halkına benzeri olmayan, mükemmel bir sosyal alan kazandırmış oldu.

1 Temmuz 2001 Kabotaj bayramı ile hizmete giren Tarihi Moda İskelesi, hem bölge halkına hizmet vermekte, hem de yerli ve yabancı birçok sanat ve devlet adamını ağırlama misyonunu tekrar kazanmıştır.

Tarihi Moda İskelesi

[Tarihçe] - [Hizmetler] - [Etkinlikler] - [Jaws] - [Restaurant] - [Cafe] - [Hakkımızda] - [Galeri] - [Ulaşım] - [İletişim]

Tel: 0216 337 31 00 - 337 75 15

Fax: 0216 345 36 85

info@modaiskele.com

www.modaiskele.com


Pembe Panter

Yönetmen: Shawn Levy
Senaryo: Len Blum, Steve Martin
Oyuncular: Steve Martin, Kevin Kline, Beyoncé Knowles, Jean Reno
Orjinal Adı: The Pink Panther
Türü: Macera / Komedi / Polisiye
Yılı: 2006
Ülke: ABD
Dağıtımcı: Özen Film

Konu
Müfettiş Jacques Clouseau, onunla karşılaşsın ya da karşılaşmasın tüm suçluların kalplerine korku salan bir isimdir. Belki de bu onun yeteneklerinin “benzersiz”, ele geçirilmesi çok zor, kelime hazinesinin “muhteşem”, fiziksel koordinasyonunun ise “olağanüstü” olmasındandır...Fakat her şeye rağmen bu karmaşık olayları çözme tarzı ile her zaman sonuca ulaşıyor olması, kendi yöntemleri ile de olsa, suçluları ondan çekinir hale getirmiş olabilir. En azından şimdilik... Aksiyon dolu bir komedi olan, The Pink Panther’da Müfettiş Clouseau (Steve Martin) o güne dek karşılaştığı en önemli olaylardan birini çözmeye uğraşıyor. Dünyaca ünlü futbol antrenörü, Yves Gluant Fransız milli takımını Çin milli takımı karşısında galip gelmesini sağlamıştır. Hayranları tarafından etrafı sarılan Glaunt uluslarası bir pop yıldızı olan sevgilisi Xania (Beyoncé Knowles) ile bu coşkuyu paylaşırken nereden geldiği belli olmayan zehirli bir okla yere düşer. Panik sırasında ise paha biçilemez elmas yüzüğü “The Pink Panther” gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Cinayet medyada sansasyon uyandırırken, halk arasında da ulusal bir takıntı haline gelmiştir. Davayı çözme görevi Şef Dedektif Dreyfus’a (Kevin Kline) verilir. Dreyfus daha önceki başarılarından dolayı, Onur Madalyası almış iyi bir polistir. Yedi kez Onur Madalyasına layık görülmüş deneyimli Dreyfus için hata kabul edilemez bir durumdur... Hele de Müfettiş Clouseau’nun servise verebileceği zararlar asla kabul edilemez... Clouseau ve yani asistanı Gilbert Ponton (Jean Reno), onları Paris’e oradan da New York ‘a götüren bir dizi ipucunun peşine takılırlar.

Perşembe, Mart 30, 2006


Diego El Cigala İş Sanat'ta
Flamenkonun çingene kralı Diego El Cigala, kübizmin yaratıcısı Pablo Picasso’ya adadığı yeni albümü 'Gözlerimdeki Picasso' turnesi kapsamında İş Sanat'a konuk oluyor.
Konser sanatçının rahatsızlığı nedeniyle 17 şubat tarihinden 1 nisan cumartesi gecesine ertelendi. İş Sanat'taki konser saat 20.00'de gerçekleşecek.2002’de Bebo Valdes’le yaptığı, tüm dünyada 740 bin kopya satan 'Lagrimas Negras' albümü ile Latin Grammy, Premios de la Musica, Ondas, Amigo ve Platinum Discs ödüllerini kazanan Cigala, Flamenko’nun ruhunu Picasso’nun resimleri ile birleştiriyor. Picasso’nun çağdaşı olan şairlerle günümüz şairlerinin şiirlerini besteleyerek oluşturduğu albümde, ünlü sanatçının resimleriyle aynı adı taşıyan şarkılar da yer alıyor. El Cigala ve grubu, konserde Picasso’yu müzik, resim ve kostümle birleştiriyor. Konser tarihinde biletlerin tükenmiş olmasına rağmen, iade biletlerin satışı, İş Sanat Ana Gişe, Biletix'ten yapılabiliyor.
Konser biletleri:
Birinci kademe: 60 YTL
İkinci kademe: 50 YTL
Üçüncü kademe: 40 YTL
İndirimli bilet: 30 YTL
Adres: İş Sanat Kültür Merkezi, İş Kuleleri, Levent
Telefon: 212 316 15 83


Türk ve Polonyalı caz ustaları Bilkent’te
Türk ve Polonyalı cazcılardan oluşan 'Jazz alla Polacca' , bu cumartesi Ankaralı müzikseverlerle buluşuyor.
Janusz Szprot (piyano, klavye), Tuna Ötenel (piyano, saksofon), Yahya Dai (saksofon), Wojciech Pulcyn (bas) ve Kazimierz Jonkisz’den (davul) oluşan topluluk Bilkent Konser Salonu’nda saat 20.00'de bir konser verecek. Topluluk konserde caz standartlarından örnekler sunacak. Topluluğun lideri Janusz Szprot, piyanist, besteci, aranjör, eğitimci ve müzikolog olarak zengin bir müzik geçmişine sahip. Profesyonel müzik yaşamına başladığı 1971 yılından bu yana Polonyalı ve yabancı pek çok ünlü caz sanatçısı ile çalışan Szprot, 1983 yılında, yetenekli Polonyalı ve Türk caz sanatçılarını biraraya getirerek kurduğu 'Polonya-Türk Caz Topluluğu' adını verdiği grupla Ankara’da ve 21'inci Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nde konserler verdi. Piyanist olarak, cazın her tarzına hakim olan Janusz Szprot’un bu alandaki esnekliği ve çeşitliliği, 15’den fazla albüm içeren diskografisinde de açıkça görülüyor. Szprot, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak görev yapıyor. Tuna Ötenel ve 'Caz Semai' Tüm dünyada önemli cazcılarla ve orkestralarla çalışan Tuna Ötenel, 1978 yılında Türkiye'nin ilk caz plağı olan 'Caz Semai'yi yaptı. Albüm anonim bir halk türküsü olan 'Ali'yi Gördüm Ali' yi dışında Ötenel'in bestelerinden oluşuyordu. Okay Temiz ve neyzen Aka Gündüz Kutbay'la Avrupa turnesine çıkan Ötenel, İsveç'te trompetçi 'Maffy' Muvaffak Falay'la çaldı, Okay Temiz'in 'Zikir' albümünde yer aldı. Asiaminor ile Yahya Dai Kuruluşundan bu yana Asiaminor ile çalışmalarına devam eden Yahya Dai, pek çok müzisyenle ve toplulukla da performanslarını sürdürüyor. Yurtiçi konserlerinin yanı sıra Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya, Macaristan, Yunanistan, Kıbrıs, İspanya ve ABD’de pek çok konser veren Yahya Dai, festivallere de katıldı. 20’ye yakın albümde yer alan Yahya Dai, kurduğu 'Yahya Dai Quartet' ve 'Asiaminor' dışında pek çok grupta da yer alıyor. Wojciech Pulcyn Pek çok yarışma ödüllüsü olan Wojciech Pulcyn, Polonya caz müziğini Orta Asya’da tanıtmak amacıyla Suriye, Ürdün, Mısır ve Lübnan’da Mukatan Jazz Quartet ile pek çok konser gerçekleştirdi. 2002’de kayıtlarında yer aldığı Polonyalı grup Kapela Ze Wsi Warszawa’nın 'Wiosna Ludow' adlı albümleri 2004 yılında BBC3 Dünya Müzik Ödülü’nü kazandı. Montownia Tiyatrosu için 2000 yılında 'Transatlantyk' adlı gösterinin müziklerini hazırlayan sanatçı, Varşova Devlet Tiyatrosu ile çalışmalarını sürdürüyor. Kazimierz Jonkisz Avrupa’nın en iyi davulcularından biri olarak kabul edilen Kazimierz Jonkisz, Polonya’nın tanınmış caz müzisyenlerinin yanı sıra dünya çapında ün yapmış caz yıldızları ile çalıştı. Kendi caz grubunu 1978’de kuran Jonkisz, 40’tan fazla kayıt gerçekleştirdi. Jonkisz, Polonya, Avrupa ve dünyada Jazz Jamboree, Molde Caz Festivali, Bergamo, Ost-West Germany, Havana Jazz, Belgrad New Port ve Temecula Uluslararası Caz Festivali gibi sayısız festivalde müzik yaptı. Konserin biletleri, Bilkent Konser Salonu gişesinin yanı sıra, Dost Kitabevleri (Kızılay, Kavaklıdere, Ankuva), Beymen (Karum), Diapason (Kavaklıdere) ve Sanat Akademi’den (Kavaklıdere) temin edilebilecek. Konserden bir saat önce ücretsiz servisler Tunus Caddesi, Sıhhiye Köprüsü ve Milli Kütüphane’den izleyicileri Bilkent Konser Salonu’na getirecek.
Bilkent Senfoni Orkestrası: 0 312 290 22 80

Altın Portakal ilklere sahne olacak
Türkiye'nin Oscar'ı Antalya Altın Portakal Film Festivali, bu yıl ilklere sahne olacak.
İlk kez yabancı bir sermaye grubu 43'üncü Antalya Film Festivali'ne sponsor olacak ve festivalde ilk kez 'film pazarı' kurulacak.
Cannes ve Berlin film festivallerinde olduğu gibi Antalya'da da 'film pazarı' kurulacak ve uluslararası yapımlar görücüye çıkacak.
Çırağan Sarayı'nda düzenlenen basın toplantısında ilk kez yabancı bir sermaye grubunun festivale ana sponsor olduğu da açıklandı.
Real Hipermarketler Zinciri Genel Müdürü Ulf Groth, "Altın Portakal, Cannes gibi, birçok ülkede düzenlenen uluslararası film festivalleriyle aynı seviyede. Bu festivalin bir parçası olmak bizim için büyük bir onur ve aynı zamanda da büyük bir avantaj" dedi.
Bu yıl 16-23 eylülde gerçekleştirilecek Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin toplam ödül miktarı 45 bin YTL artırıldı.
'En İyi Film Ödülü' 300 bin YTL
TÜRSAK ve AKSAV yönetiminin aldığı ortak kararla, 'En İyi Film Ödülü' 300 bin YTL olarak belirlendi. 'En İyi Yönetmen'e verilen para ödülü ise artırılarak 30 bin YTL'ye çıkarıldı.
Festivalde bu yıl ilk kez 'En İyi Senaryo' ve 'En İyi Müzik' dalında da para ödülleri verilecek.
Türk filmlerinin de başvurabileceği 'Uluslararası İkinci Avrasya Filmleri Festivali'nde de geçtiğimiz yıl olduğu gibi 'En İyi Film'e 75 bin dolar ve 'En İyi Yönetmen'e 25 bin dolar ödül verilecek.
Gecede Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkan'ı Menderes Türel, Ulf Groth'a el dokuması bir Antalya halısı da hediye etti.

İstanbul Müzik Festivali'ne Mozart teması
İstanbul Kültür ve Sanat Vakıf'nca düzenlenen '34'üncü Uluslararası İstanbul Müzik Festivali'nin bu yılki ana teması 'Doğumunun 250'nci Yılında Mozart' olarak belirlendi.
Festival, 8-24 haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Çırağan Sarayı'nda düzenlenen tanıtım toplantısında Vakıf Başkanı Şakir Eczacıbaşı, bu yıldan itibaren festivalin sponsorluğunu Borusan Holding'in yapacağını söyledi. Toplantıda konuşan Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık da firmanın son 10 yılda sosyal sorumluluk faaliyetlerine 35 milyon dolarlık bütçe ayırdığını dile getirdi. Kocabıyık, 2006-2010 yılları arasında bu tür çalışmalara 25 milyon dolar kaynak ayırma kararı aldıklarını da açıkladı. Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nı Avrupa'nın en iyi orkestrası seviyesine çıkarmayı amaçladıklarını da belirten Kocabıyık, orkestrayı bir eğitim kurumu haline getirmeyi planladıklarını açıkladı. Festival Yönetmeni Ahmet Erenli de festival programı hakkında bilgi verdi. Aya İrini'de 8 haziranda konserFestival, 8 haziranda Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın Aya İrini'de vereceği konserle başlayacak. 22 ve 24 haziranda ise Topkapı Sarayı'nda, Yekta Kara'nın sahneye koyduğu 'Saraydan Kız Kaçırma' operası sergilenecek. Grammy ödüllü İtalyan sanatçı Cecilia Bartoli de 18, 20 ve 22 temmuzda Aya İrini'de, festival çerçevesinde kabul edilen konserler verecek. 4 temmuzda da 'In The Spirit of Mozart' konseri gerçekleştirilecek. Festival programında Fransız Hükümeti ve Türkiye'deki Fransız kültür merkezlerinin desteğiyle gerçekleşen 'Fransız Baharı' kapsamında da Fransız barok orkestrası Les Arts Florissants konser verecek. Festival biletleri 22 nisandan itibaren satışa çıkacak. Bilet ücretine bu yıl da zam yapılmayacak ve fiyatlar 10 ile 300 YTL arasında değişecek.


Bilkent Senfoni’den Türk, Norveç ve Rus Müziği
Bilkent Senfoni Orkestrası’nın (BSO) 3 Nisan Pazartesi akşamı Türk, Norveç ve Rus Müziği’nden örnekler sunacağı konseri Müzik Direktörü Emil Tabakov yönetecek. Konsere ünlü piyanist Gülsin Onay solist olarak katılıyor.
Gülsin Onay, Norveçli besteci Edward Grieg’in konçerto literatürünün en seçkin örneklerinden “Op.16, La minör Piyano Konçertosu”nu yorumlayacak. BSO konserde ayrıca, genç kuşak Türk kompozitörlerden Mahir Cetiz’in yaylı çalgılar orkestrası için yazdığı “İzlenimler” başlıklı eseri ile, orkestrasyonunu Ravel’in ustaca yaptığı Rus besteci Modest Mussorgski’nin “Bir Sergiden Tablolar” adlı yapıtını seslendirecek.
Türkiye’nin yetiştirdiği dünya çapında kariyere sahip piyanistimiz Gülsin Onay, 50 ülkede ünlü orkestralar ve şeflerle sayısız konser, unutulmaz resitaller verdi. Repertuarında klasik, romantik bestecilerin yanı sıra; 20. yüzyıl bestecilerine de yer veren sanatçının pek çok kaydı bulunmaktadır. Ünlü besteci A.A. Saygun 2. Piyano Konçertosu’nu Gülsin Onay’a ithaf etmiştir. Sanatçı, bestecinin konçertolarını 9 ayrı ülkede 19 orkestra ile seslendirdi. Son yıllarda Rahmaninof yorumlarıyla Avrupa basınının beğeni ile söz ettiği Devlet Sanatçısı Gülsin Onay, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası solisti, Bilkent Üniversitesi konuk sanatçısıdır. Nitelikli müziği ülkemizde geniş kitlelere sevdirmeyi ve yerleşmesini sağlamayı bir misyon olarak gören sanatçı, bu amaçla tüm dünyada gerçekleştirdiği performanslarının yanı sıra yurt içinde de pek çok yerde resital ve konserler vermekte, etkinliklere katılmaktadır.
Emil Tabakov2002-2003 sezonundan bu yana Bilkent Senfoni Orkestrası’nın Müzik Direktörlüğü görevini sürdüren Emil Tabakov, tüm dünyada seçkin orkestralarla konserler vermekte. Emil Tabakov’un zengin repertuarı, özellikle güncel kompozisyonları kapsayarak tüm dönemleri içermektedir. İtalya’da yönettiği Faust ve Norma operaları ve Yevgeni Onyegin’in temsilleriyle elde ettiği üstün başarı ile opera sahnelerinde de aranılan şefler arasında yer almaktadır. Sanatçının CD kayıtları arasında 15 CD’lik bir dizinle Mahler’in tüm senfonilerinin yanı sıra Brahms’ın tüm orkestra yapıtları, uvertürleri, Requiem’i ve Skriyabin’in tüm senfonileri yer alır. Kompozitör olarak da çalışmalarını sürdüren Tabakov’un “Bulgar Besteciler Birliği” tarafından ödüle layık görülmüş pek çok eseri bulunmakta. BİLETLER VE ULAŞIM HAKKINDA...3 Nisan Pazartesi günü, saat 20.00’de Bilkent Konser Salonu’nda başlayacak konserin biletleri, Bilkent Konser Salonu gişesinin yanı sıra, Dost Kitabevleri (Kızılay, Kavaklıdere, Ankuva), Beymen (Karum), Diapason (Kavaklıdere) ve Sanat Akademi’den (Kavaklıdere) temin edilebilir. Konserden bir saat önce ücretsiz servisler Tunus Caddesi, Sıhhiye Köprüsü ve Milli Kütüphane’den izleyicileri Bilkent Konser Salonu’na ulaştıracak.
Ek bilgi: Bilkent Senfoni Orkestrası (312) 290 22 80
Bilkent Konser Salonu Gişesi: (312) 290 17 75


1 - 16 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek 25. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde indirimli ön satışlar devam ediyor.
Mart Cumartesi günü başlayan indirimli ön satış döneminde 30 adetin üzerinde bilet alan sinemaseverler için % 15 indirim uygulanıyor. 31 Mart Cuma günü indirimli ön satışta son gün.
İndirimli ön satış döneminin başladığı 18 Mart tarihinden beri bir haftada 60.000’in üzerinde bilet satıldı. Festival’de yalnızca 2,5 YTL’den satılan hafta içi gündüz seanslarına sinemaseverler büyük ilgi gösterdi. ‘Aşk ve Sigara’, ‘Bab’aziz’, ‘Her İşte Bir Hayır Var’, ‘Kabusların Gücü’, ‘Üç Defa’ gibi filmlerin gündüz seanslarının biletleri tükendi. Festival’de “25 Yılın Altın Filmleri” bölümü de festival takipçilerinin büyük ilgi gösterdiği bir başka bölüm oldu. ‘Yeni Başlayanlar için İtalyanca’, ‘Léolo’ ve ‘Kibritçi Kız’ filmlerinin bazı seansların biletleri de birkaç gün içinde bitti. BİLET SATIŞI HAKKINDA...İstanbul Film Festivali biletleri tam 12 YTL; tüm seanslarda öğrenci ile 65 yaş ve üstü sinemaseverler için 7,50 YTL’den satılıyor. Gala filmlerinin biletleri ise 15 YTL… Hem indirimli ön satış döneminde, hem de tüm festival boyunca bilet alımlarında kredi kartı geçerli…Sinemaseverler biletlerini Beyoğlu’nda Emek ve Atlas ile Kadıköy’de Rexx sinemaları gişelerinden (hizmet bedeli ödemeden) ve Biletix satış sistemi üzerinden satın alabilirler.Festival’de filmleri en ucuza izleme şansı ise Lale üyelerinin… İstanbul Kültür Sanat Dostları Lâle Kartı üyeleri için hem ön satış döneminde, hem de festival boyunca özel Lale Kartı indiriminden yararlanacak.Festival sponsoru Akbank’ın Axess kartına sahip olanlar 18-31 Mart arasındaki indirimli ön satış döneminde ve daha sonra tüm festival boyunca satın alacakları biletlerde (hafta içi gündüz seansları hariç) % 20 özel indirimden yararlanacak.
Ayrıntılı bilgi için: www.iksv.org/film



Eğitim
Cam Ocağı Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Cam Ocağı, farklı düzeydeki eğitim programlarıyla cam sanatına ilgi duyanlara ve camla daha önce çalışmış olanlara, camın doğasını ve potansiyelini keşfedebilecekleri ve kendilerini geliştirebilecekleri özgür,ve yaratıcı bir ortam sunuyor. Program, camla ilgili teknik, malzeme ve teorik bilgiler konusunda kapsamlı dersler içeriyor. İki haftalık yoğun kursların ağırlıkta olduğu eğitim programı kapsamında uzun dönemli kurslar, hafta sonu kursları ve kısa atölye çalışmaları da yer alıyor. Derslerin çoğu farklı tekniklere giriş niteliğinde ve tüm dersler, uluslararası deneyime sahip eğitmenler tarafından veriliyor. Türkiye’deki sanat ortamına yeni bir soluk katan Cam Ocağı’nda egitim alan öğrenciler, kendi alanlarında dünyaca tanınan sanatçılarla geçirdikleri iki hafta boyunca hem camın sunduğu imkanları keşfetme, hem de ilgilendikleri tekniği uygulayarak öğrenme şansına sahip oluyorlar. Farklı yaş ve meslekleri olan bu öğrenciler camın dünyasına yaptıkları yolculuk sırasında, sanatsal açıdan sınırsız imkanlar sunan bu malzemeyi daha yakından tanıyorlar. CAM OCAĞI’NDA EĞİTİMİ VERİLEN TEKNİKLER
Boncuk Yapımı
Cam Üfleme
Emay(Mine)
Füzyon
Kalıpla Cam Şekillendirme
Lampworking (Alevle Çalışma)
Mixed Media (Karışık Malzeme)
Raku
Sıcak Döküm
Cam Boyama
Neon
Art Clay
Lütfen atölye eğitmenleri hakkında bilgi almak için
tıklayın.İKİ HAFTALIK YOĞUN EĞİTİMLERLE İLGİLİ GENEL BİLGİLEREğitim DiliCam Ocağı'nda yabancı eğitmenlerin verdiği derslerde eğitim dili İngilizce'dir. Öğrencilerin, ders ve kampus etkinliklerinden yararlanabilecek kadar İngilizce bilmeleri gerekir.Dil problemi olduğunda, çeviri konusunda stajyer öğrencilerden yardım alınabilmektedir. Lütfen bu konuda Cam Ocağı ile irtibat kurun. İngilizce seviyenizin yetersiz olduğunu düşünüyorsanız eğitim birimimizle kontak kurabilirsiniz. Öğrenci SayısıHer kurs için ayrı olarak belirlenen öğrenci sayısı, en üst düzeyde verimliliğin sağlanması hedeflenerek düzenlenmiştir ve 6-12 kişi arasında değişmektedir. Ders Saatleriİki haftalık yoğun eğitimler 08:30-17:30 saatleri arasında yapılmak üzere planlanmıştır.Ancak her kursun ders programı, dersi verecek olan eğitmen tarafından düzenlenmekte ve bu program öğrencilere kampusa geldiklerinde verilmektedir.Sıcak cam bölümü ise 08:30-16:30 saatleri arasında öğrencilerin kullanımına açıktır. Uzun dönem eğitimler ve kısa atölye çalışmaları için ders saatleri ayrı ayrı belirlenmekte ve kurs tanımları ile birlikte belirtilmektedir. Eğitimi Destekleyici EtkinliklerDerslerdeki uygulamaya yönelik yaklaşım, eğitimi tartışma, sunum dia gösterisi, sergi ve performans gibi çeşitli etkinliklerle tüm kurslara yayılmaktadır. Öğrenciler cam konusunda farklı alanlarda bilgi sahibi olmakta ve eğitmenlerin yaratıcı eserlerinde yansıma bulan, dünya çapındaki stüdyolarda edindikleri deneyimleri paylaşmaktadırlar. Akşam saatlerinde, sanatçıların sunumlarıyla birlikte çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir Öğrenciler, Cam Ocağı'ndaki atmosferi zenginleştireceğine inandıkları deneyim veya yeteneklerini paylaşmaları ve çeşitli konularda sunum yapmaları için teşvik edilmektedir. MalzemelerÖğrencilerin gereksinim duydukları araç-gereçler, katıldıkları derste kullanılan tekniklere göre değişmektedir. Tanıtım, deneyim ve gösteri amacıyla kullanılan temel araçların çoğu Cam Ocağı tarafından sağlanmaktadır. Öğrenciler, resim ve çizim, düz cam, çamur vb. yanında diğer bazı temel ihtiyaçlarını kampusa gelirken yanlarında getirebilecekleri gibi, Cam Ocağı'ndan da temin edebilirler. Bazı derslerde, malzeme için belirli bir ücret talep edilebilmektedir. AsistanlıkCam Ocağı'nın Türk cam sanatının gelişmesi doğrultusundaki misyonuna paralel olarak, ilk yıllarda asistanlık için Türk vatandaşlarına öncelik verilecektir. Getirilmesi Gerekenler
Daha önce yapmış olduğunuz çalışmalarla ilgili taslak, tasarım, slaytlar ve çizim yapmak için taslak defteri, kalem ve silgi.
Eğitimde kullanabileceğiniz fikir ve tasarımlar.
Kol Bandı: Cam üfleme öğrencilerinin getirmeleri gerekmektedir. Eski bir pamuk çorabın altını keserek kolaylıkla kendiniz de yapabilirsiniz. Kol bandı, bileğinizden dirseğinize kadar kolunuzu kaplatmalı ve korumalıdır.
Koruma Gözlükleri: Cam üfleme, boncuk yapımı ve lampworking (alevle çalışma) öğrencilerinin didymium gözlüklerini yanlarında getirmeleri gerekmektedir. Bu gözlükler gözleri, sıcak camla çalışırken oluşan sarı sodyum alevinden korumak için geliştirilmiştir.
Toz Maskeleri: Kalıpla şekillendirme ve füzyon öğrencilerinin yarım yüz maskelerini yanlarında getirmeleri gerekmektedir. Cam Ocağı yoğun toz moleküllerinin önlenmesi için daha az etkili olan toz maskelerinden tedarik etmektedir.
Öğrencilerin çalışırken oluşabilecek yaralanmalardan korunmaları için sert ayakkabılar getirmeleri önerilir.
Sıcak cam atölyesinde çalışanlar için pamuklu kıyafet, havlu ve fazla t-shirt getirmeleri önerilir.
Trafo: Lampworking (Alevle Çalışma) ve Neon öğrencilerinin yanlarında iki trafo transformatör) ve 220 voltluk Türk elektriğini Amerikan fişi için gerekli 115 volta çevirmek için seyahat fiş adaptörü getirmeleri gerekmektedir. Lütfen
http://www.amazing1.com/profneon2.htm adresini ziyaret ederek 'Neon 21' kodlu transformatöre bakınız. Öğrenciler posta, kütüphane, telefon, internet, yüzme havuzu ve kondisyon aletleri gibi hizmetlerden yararlanabilir.

Cam Ocağı Vakfı Öğümce, Cam Okulu Durağı, Beykoz İstanbul / Türkiye Tel: +90-216-433 36 93 info@glassfurnace.org


Çarşamba, Mart 29, 2006


Caz Nasıl Sevdirilir?
Seda Binbaşgil

Başlık bazılarınıza garip gelecektir, farkındayım. Ancak, Açık Radyo’da caz programcılığına başlayalı beri – yani yaklaşık sekiz senedir - bu soru bana o kadar çok soruluyor ki, ben de oturup bu konuda kafa yorup bir yazı yazayım, hiç değilse bundan sonra soranlara verebileceğim bir referansım olur diye düşündüm.

Öte yandan, bu başlıkla istenen tam olarak ifade edilebilmiş midir, ondan da pek emin değilim. Çünkü caz dinletilebilir ama zoraki sevdirilemez. O zaman acaba başlık “caz dinlemeye nasıl alıştırılabilir veya ikna edilebilir” mi olmalıydı? Ama basitlik ve konuyu çok dağıtmama adına, isterseniz başlık şimdilik böyle dursun, bakarsınız yazının sonunda değişmiş!

Bu konu aslında herhalde iki açıdan ele alınabilir. İlk akla geleni bence şu: “Caz niçin sevdirilmeli, dinletilmeli?” Ancak bu soruyu hakkıyla cevaplayabilirsek “Caz nasıl sevdirilmeli, dinletilmeli?” konusunu irdeleme hakkına kavuşabiliriz bence.

Caz niçin sevdirilmeli, dinletilmeli?

Aslında bu sorudan “caz” kelimesini çıkarıp daha genel bir özne koyarak da işe başlayabiliriz. Özelden genele doğru bir yol çizersek, bu soru “Klasik müzik niçin sevdirilmeli?” şeklini alabilir veya çok daha genel olarak “müzik” üstünde durulabilir. Hatta sanatın başka dallarına da atlanabilir, mesela “Resim niye sevdirilmeli?” diye bir soru hiç de garip kaçmaz herhalde; aynen “Klasikler niye okunmalı?” sorusunun da garipsenmeyeceği gibi.

Tabi cevap açık ve net: Böylece, bireyler, seçeneklerinin, onlara yazılı, görsel ve işitsel medyada sunulandan çok daha çeşitli ve kapsamlı olduğunun farkına varabilsin, zevklerini onlara dayatılanlarla değil, bizzat kendilerinin oluşturduğu derin bir havuzdan esinlenerek şekillendirebilsinler, ufuklarını genişletebilsinler diye.

Ben diğer soruların cevaplarını uzmanlarına bırakıyorum ve bu yazıda “Caz niçin ve nasıl sevdirilmeli/dinletilmeli” konusuna odaklanmak istiyorum.

Bana bu soruyu soranları iki kategoriye ayırabilirim: Bir grup var ki, sınırlı sayıda ve kulaklarını pek de zorlamayan tarzda birtakım caz albümleri dinlemiş, buradan cesaretle bazı başka – belli ki bu defa onları oldukça zorlayan - albümler edinmiş ve tam da bu nedenden caz deneyimleri oracıkta sona erme tehlikesiyle karşı karşıya olan kişilerden oluşuyor. Öte yandan, cazın zaman harcayarak öğrenmeye, benimsenmeye değer ilginç bir müzik olduğunu kavramış olan bu kişiler, yanlış albümlerle başlayıp cazdan soğumak yerine, nasıl daha doğru bir yol izleyebileceklerini merak ediyorlar. Böylesine idealist bir tutumu çok takdir ediyorum elbette, ama ikinci grup var ya, işte ben esas onlara hayranım.

Bu ikinci grup, cazı zaten severek – hem de pek çok severek - dinleyen ama yakınlarından biri – genellikle hayat arkadaşları - sevmediğinden, bu hobiyi onlarla paylaşamamanın üzüntüsünü çekenler. Paylaşma benim için olduğu gibi pek çok insan için hemen her şeydir. Paylaşamadıktan sonra hiç bir şeyin tadı olmaz, ne yenilen nefis bir yemeğin, ne seyredilen güzel bir filmin, okunan iyi bir kitabın, doğanın, müjdeli bir haberin ve tabi müziğin. Beni sekiz sene kadar önce bir program teklifiyle Açık Radyo’nun kapısına götüren de işte böyle bir paylaşma tutkusuydu. Dinlediğim o olağanüstü müzikleri yakın çevrem dışında da birileriyle paylaşmak istiyordum. Ben şanslıydım, eşim de caz meraklısıydı. Ama çevremdeki cazsever arkadaşlarımın çoğu benim kadar şanslı değillerdi. Bırakın sevdiği bir parçayı eşine dinletmenin hazzını, müzik dinleyecekse odasına hapsolması gereken dostlarım vardı. Hatta, “Evde onca albüm var, yine niye gereksiz para harcadın?” tarzı şikayetlerden bunaldığı için aldığı albümleri eşinden saklayan, evde onlara gizli bir bölme açanları biliyorum. Bu, eşler arasında büyük tartışmalara yol açan, onları birbirlerinden soğutan önemli bir konudur. O nedenledir ki eğer bir dinleyicim veya okurum, “Eşime nasıl sevdirebilirim caz müziğini?” diye bir soru soruyorsa, bence o kişinin eşine sevgisini, aşkını hiç sorgulamamak gerekir. O kadar sevmekte ve önemsemektedir ki eşini, çok büyük keyif aldığı müziği ne pahasına olursa olsun ona dinletecek ve bundan duyulacak muazzam hazzı ille de onunla paylaşacaktır. Bundan büyük bir aşk, bundan hülyalı bir romantizm olur mu?

Caz nasıl sevdirilmeli?

Benim her iki gruba da önereceğim yol, yıllar evvel bizzat aşındırdığım yol olacaktır. Ben olsam öncelikle, bu kişilerin en çok severek dinledikleri müziği tespit etmekle işe başlardım. Sonra da hemen her tarzla harmanlanabilen bir müzik olan cazın bu alandaki başarılı örnekleri sayılan albümleri dinletirdim kendilerine. Onları dinleyip benimsedikçe, giderek caz tarafı daha ağır basan albümlere yönlendirirdim ta ki artık dinleyip beğendiği albümlerde çalan müzisyenleri takip etmeye, onların diğer albümlerini almaya ve çaldıkları farklı türde cazları da merak edene ve dinleyene kadar.

İsterseniz hemen birkaç örnek üzerinde duralım. Diyelim ki, söz konusu rock veya popüler müziktir. O halde başlangıç olarak ben bu kişilere, mesela en kaliteli rock gruplarından Radiohead’in parçalarını müthiş bir şiirsellikte – ve bana kalırsa, orijinalinden kat be kat daha güzel bir şekilde - yorumlayan son yılların gözde piyanisti Brad Mehldau’nun “The Art Of The Trio-Vol.IV- Back At The Vanguard” isimli albümünden “Exit Music for a Film” ve “Largo” albümünden “Paranoid Android”e kulak vermelerini salık verirdim ve bu iki parçanın Mehldau’nun diğer parçalarını da keşfetmek açısından iştahlarını kabartacağından emin olurdum.

Özellikle vokali sevenlere ise son yılların önemli caz vokalistlerinden Cassandra Wilson’ın veya Patricia Barber’ın albümlerini dinlemesini önerebilirdim. Bu şekilde Bono’dan, Bob Dylan’a, U2’ya, Sting’den The Doors’a, Simon & Garfunkel’a, Santana’ya, Beatles’a kadar sevdikleri pek çok parçanın caz yorumlarını dinleme şansına sahip olurlardı. Bir başka önerim ise The Bad Plus grubu olurdu. Onlar da klasikleşmiş rock ve pop parçalarını yorumlayan ve son yıllarda özellikle gençler tarafından çok tutulan Amerikalı bir akustik grup. Tabi ki E.S.T.yi de unutmamak gerekir. Bu grup da, cazı Avrupa’da geniş, genç kitlelere sevdiren son derece kaliteli ve özgün İsveçli bir trio’dur.

Varsayalım cazı sevdirmek istediğimiz kişi bir klasik müzik dinleyicisi. O zaman ben olsam hemen kendisinin önüne cazla klasiği harmanlamakta oldukça başarılı bir Fransız piyanistin, Jacques Loussier’nin - öncelikle Bach - ama daha sonra Satie, Vivaldi, Ravel ve Debussy yorumlarını koyardım. Hâlâ ilgisini çekememişsem muhakkak bir de usta çellist Yo-Yo Ma’nın cazın en büyük kemancılarından Stephane Grapelli ile yapmış olduğu albümü “Anything Goes” u dinletirdim.

Cazı sevdirmeye çalıştığımız kişi günümüzün latin tınılarına kendini yakın hissediyorsa, o zaman hemen her caz müzisyeninin kariyeri boyunca, en az bir parçasını muhakkak yorumladığı Brezilyalı büyük besteci Antonio Carlos Jobim’in albümlerine kulak vermesini önerirdim. Aslında önerilebilecek o kadar isim var ki! Chick Corea’nın “My Spanish Heart” isimli albümü, Miles Davis’in, Rodriguez’in ünlü “Concerto de Aranjuez”ine yer verdiği “Sketches of Spain” albümü, Norveçli piyanist Tord Gustavsen’in zaman zaman latin esintileri taşıyan “Changing Places” albümü, Dominik Cumhuriyeti’nden piyanist Michel Camilo’nun albümleri, veya Charlie Haden’ın son yıllarda çıkardığı ve çoğunlukla latin baladlarına yer verdiği albümleri (mesela Kübalı piyanist Gonzalo Rubalcaba ile işbirliği yaptıkları “Nocturne” veya “Land of the Sun”...) Latin müziğinden bahsederken Arjantin’e uğramamak olmazdı. Tango tutkunlarına “yeni tango”nun yaratıcısı büyük besteci Astor Piazzolla’nın vibrafoncu Gary Burton ile yaptığı “The New Tango” isimli albümü de önerilerim arasında olurdu.

Laf Charlie Haden’dan açılmışken, ‘30’ların, ‘40’ların Hollywood filmlerine ve tabi müziğine meftun birine cazı sevdirmek istiyorsak, ünlü basçının “Always Say Goodbye” albümü tartışmasız en üst sırada yer alır. Hatta böyle birinin, Charlie Haden’ın diğer albümlerinin hemen peşine düşmesi için bu albümden sadece “Our Spanish Love Song” isimli parçayı bile dinlemesi yeter!

Günümüzün vazgeçilmezi “club” müziği de caz ortamında kendisine hiç de azımsanmayacak sayıda destekçi buldu. Burada da yine Avrupalı cazcılar bayrağı taşımakta: Bugge Wesseltoft, Erik Truffaz, Marc Moulin, Cinematic Orchestra hemen akla gelen isimler.

Diyelim ki kişinin ilgi alanı doğu müzikleri. O zaman da, udi Anouar Brahem ve Rabih Abou-Khalil hararetle önerebileceğim isimler. Her ikisi de müzikleri cazdan oldukça etkilenmiş doğulu müzisyenler.

Bu liste say say bitmez ve her zaman eksik kalır, o nedenle yazıyı destana çevirmemek adına son olarak şunu ekleyerek bitirmek istiyorum: Kulağınız sadece Türk popuna mı alışık? Korkmayın bunun da çaresi var. Gitarist Önder Focan’ın “Standard a la Turc” albümünde Tarkan’dan, Sezen Aksu’ya, Bülent Ortaçgil’den, Candan Erçetin’e pek çok ünlü şarkıcının sevilen şarkılarının caz yorumlarını bulabilirsiniz.

Peki ya bu yazının başlığı?

Gelelim yazının başında çok takıldığım başlığa. Değiştirmiyorum işte! Yukarıda yer alan - hatta yer almayan - bu muhteşem albümleri dinleyenlerin cazı “seveceklerinden” eminim çünkü!


esintiler@tnn.net
www.esintiler.org
Andante Sitesinden...

Gökova - Akyaka
Türkiye’nin en Güney Batı ucundaki Muğla ilinin sınırları içinde yer alan Akyaka, Gökova körfezinin doğu ucundadır. Marmaris ile Muğla’yı birleştiren yolun yaklaşık olarak orta noktasında bulunan Akyaka Beldesinin nüfusu kışın 1500 dolaylarında olup, yaz aylarında 3-4 bine ulaşmaktadır. Gökova körfezinin bittiği yerde, 1000 m.lik Sakartepe dağı ile kuzeyden, Gökova ovası ile güneyden kuşatılan Akyaka, bu konumu ile belki de Türkiye’nin en güzel yerlerinden biridir. “Gökova” ovasının sazlıklarına gelen yüzlerce değişik kuş çeşidi ile Akyaka ziyaretçilerine unutulmaz manzaralar sunar. Antik çağlardan beri üzerinde yerleşim olduğuna inanılan bu topraklarda Akyaka günümüzde yakın yıllara kadar gözlerden uzak küçük bir balıkçı köyü olarak varola gelmiştir. Akyaka’nın “keşfi” ise 1970’lere dayanır. O yıllarda çok küçük çaplı da olsa, bir turizm faaliyeti başlamıştır. Çıvar il ve ilçelerden gelen ziyaretçiler ile, büyük şehirlerden kaçanlar, Akyaka’nın bakır doğasına, yazın bile hiç kesilmeyen tatlı meltemine akın etmeye ve yavaş yavaş Akyaka’da yazlık evler, turistik tesisler inşa etmeye başlamışlardır. Ve sonunda, 1980’lerdeki turizm patlaması ile birlikte Akyaka da bir patlama yaşamış, bugünkü “turistik belde” görünümünü almıştır. Yerli ve yabancı turistleri Akyaka’ya çeken “atraksıyonlar ” içinde “Kadın Azmağı”nın sevimli konukları olan su samurlarını da (lutra lutra) unutmamak gerekir. Ayrıca Akyaka’nın güneyinde yer alan “Gökova” sazlığının göçmen kuşları, flamingolar ve pelikanlar da Akyaka’ya ayrı bir güzellik katarlar. Akyaka’nın kuzeyindeki Sakartepe ise “yamaç paraşütçüleri” için biçilmiş kaftandır. Ayrıca “Kadın Azmağı” boyunca yer alan balıkçı restoranlarının ünü bütün Türkiye’ye yayılmış durumdadır.
Fazlası İçin Bağlantılara Tıklayın

İstanbul Belediye Tiyatroları 2006 Mart Dönemi
http://www.ibb.gov.tr/ibb/doclib/tiyatro/2006Martoyunduzeni_final.xls

Salı, Mart 28, 2006


ANJELİKA AKBAR
Besteci - Piyanist
Müzisyen ve filozof bir babanın ve müzisyen bir annenin çocuğu olarak Kazakistan'da dünyaya gelen Anjelika Akbar, 1993 yılında Türk vatandaşlığına geçti. 3 yaşında piyano eğitimi almaya başladı. 5 yaşında ilk bestesini yapan ve konserlere başlayan sanatçı, üstün yetenekli çocukların yetiştirildiği "Taşkent Devlet Uspensky Müzik Okulu"nda gördüğü 11 yıllık piyono ve kompozisyon eğitimini Doç.V.Fadeyeva ve St. Petersburg Devlet Konservatuarı profesörlerinden B.Zeydman sınıfında tamamladı. Beş yıl boyunca Taşkent Devlet Konservatuarı'nda Prof.Berlin ve Prof.Yanovsky ile Kompozisyon ve Orkestrasyon, Prof. L.Pluşenko ile piyano, ünlü organist T.Levina ile org çalışmaları ile eğitim yaşamını sürdürdü. Kompozisyon Yüksek Lisansını Hacettepe Devlet Konservatuarı'nda Doç.Turgay Erdener'in sınıfında tamamladıktan sonra master ve sanatta yeterlilik derecesi almaya hak kazan Anjelika Akbar'ın tez çalışmasını ise Rus besteci A. Skriabin'in "Seçme Piyano Eserlerinin Armonik, Melodik, Ritmik, Biçimsel ve Felsefi Açıdan Analizi" olarak tamamlamıştır. Prof.İlhan Baran ve Doç.Ertuğ Korkmaz ile 20.Yüzyıl Armonisi, Doç.İstemihan Taviloğlu ve Doç.Turgay Erdener ile yürüttüğü kompozisyon çalışmalarının yanı sıra Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nın kurucu öğretim elemanları arasında yer almıştır. Anjelika Akbar'ın kendi prelüdlerinden oluşan ilk albümü "SU" 1999 yılında müzikseverlerle buluştu. Sanatçı, ayrıca Süleyman Erguner ile birlikte "Ney ve Piyano" başlıklı doğaçlama konser çalışmalarının yanı sıra Can Dündar'ın "Köy Enstitüleri" adlı belgeselinin müziklerini de yaptı. 2002 yılı başında Vivaldi'nin "Dört Mevsim" keman konçertosunun solo piyano uyarlaması Sony Music International etiketi ile çıktıktan bir süre sonra uluslararası Sony Classical kataloğuna giren ilk Türk Klasik Müzik albümü oldu. Akbar, yine 2002 yılında Rana Erkan ve ZARA ile birlikte çalıştığı "bir'den Bir'e" isimli albümün ardından Bach'ın eserlerini doğu enstrümanlarıyla sentezlediği "Bach A L'Orientale" isimli albümünde Türkiye'nin önde gelen müzisyenleriyle çalıştı. Sanatçının kendi beste ve düzenlemelerinden oluşan "Bir Yudum Su" isimli albümü ise Kasım 2005 sonunda piyasaya çıktı. Anjelika Akbar 10. Uluslararası CRR (Cemal Reşit Rey) Piyano Festivali'nin (Aralık-2004) açılış konserinde kendisine ait "1 No.'lu Piyano Konçertosu Sevgi Çemberi'ni seslendirdi. Senfonik Orkestra ve Oda Orkestrası ile Koro, Piyano ve diğer enstrümanlar için birçok besteye sahip olan Anjelika Akbar, Orta Asya, Baltık Cumhuriyetleri, Rusya, Hindistan, Almanya, KKTC ve Türkiye'de çeşitli konserler vermiştir. Ayrıca, Özbekistan Milli UNESCO Komitesinin Üyeliği görevinde de bulunan Akbar, "Moskova Sobesednik" Basın Ödülü (Senfonik Orkestra ve Çocuk Korosu için "Kantat"); SSCB Etnik Müzik Ödülü ("Rus Suiti" Oda Orkestrası için); Taşkent Devlet Konservatuarı "Altın Lenin Ödülü" (Üç Yıl Boyunca); Özbekistan ''En İyi Genç Kompozitör Ödülü"; SSCB Kompozitörler Cemiyeti "En İyi Genç Kompozitör Ödülü"; 4. Nejat F. Eczacıbaşı Beste Yarışması "Üçüncülük Ödülü"; ödülleri sahibidir.
Piyano Yapıtları
Şelale - 1973
Çocuk Suiti - 1976
Kozmik Fantazi - 1978
Piyano Serisi(5 eser)- 1979
8 Prelüd - 1981
Tema ile çeşitlemeler-1981
Rus Masallarından(6 eser)-1982
4 Füg - 1985
Sonata Fantazi No.1 - 1986
Sonata Fantazi No.2 - 1987
6 Prelude-1987
Güneşin Doğduğu Ufuk - 1993
Gençlik Albümü 12 minyatür - 1995
Zamanın Nabzı - 1996
Doğu Fantazisi - 1997
Su Serisi (17 parçalık bir dizi) - 1998
3 prelüd - 1998
Kosova - 1999
Kırık Yay Üzerine Ağıt - 17.Ağustos 1999
Vivaldi 4 Mevsim Solo Piyono Uyarlaması - 1999
UNISEF için bestelenen eser 'Şimdi' - 2000
Dandini - 2001
Koro, Şan ve Orkestra Yapıtları Büyük Koro için Sözsüz Şarkı - 1978
Şili'nin Kuşları / Pablo Neruda'nın şiir serisi - 1980 (A'Capella Çocuk Korosu ile Nefesli ve Vurmalı Çalgılar Grubu için)
Mevsimler / Japon 'Haikai' ustası Basio'nun şiirleri üzerine 12 Meditasyon (Büyük A'Capela Korosu için) - 1978
Keman topluluğu ile piyano için "Albümden Bir Yaprak"-1983
Çocuk Kantatı (Büyük Çocuk Korosu ve Senfonik Orkestra için) - 1984
Piyano ile mezzo soprano için 20 Romans ve Şarkı-1984-1988
Piyano ile Bariton için "Epitaphia"-1985
Monolog (Oda Orkestrası, Piyano, Çelesta ve Soprano için) - 1986
Rus Suiti /Oda Orkestrası ve Nefesli Çalgılar için) - 1988
Kutsal İmler/Senfonik Poem(Senfonik Orkestra,Hint Enstrümanları Grubu ve Şan Solistleri için) - 1988
Atatürk Destanı (Piyano ve Senfonik Orkestra için) - 1994
Passeaglia (Senfonik Orkestra için) - 1994
Senfoni No.1 - 1999
Saat-2003
Senfonik Piyano Konçertosu "Sevgi Çemberi"-2004
Mavi Atlantis Efsanesi-2005
"Bir Yudum Su" piyano serisi-2005
Sanatçımızın Kişisel Web Sitesi:



Capote

Yönetmen: Bennett Miller
Senaryo: Dan Futterman
Oyuncular: Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Chris Cooper, Clifton Collins Jr.
Orjinal Adı: Capote
Türü: Biyografi / Dram
Yılı: 2005
Ülke: Kanada - ABD
Süre: 98
Dağıtımcı: WB


Konu:
Kasım 1959’da, “Breakfast at Tiffany’s/Tiffany’de Kahvaltı’nın yazarı ve jet sosyetenin sevilen isimlerinden biri olan Truman Capote (Philip Seymour Hoffman) New York Times’ın arka kapağında bir makale okur. Makalede Holcomb-Kansas’ın tanınmış çiftçi ailelerinden Clutterlar’ın dört ferdinin öldürüldüğünü yazmaktadır. Gazetede hemen her gün benzer hikayeler yayınlanmaktadır ama bu hikayedeki bir şey Capote’nin dikkatini çeker. Bu hikaye, uzun süredir aklında olan, kurgu olmayan bir yazının doğru yazarın elinde kurgu kadar etkili olacağı şeklindeki teorisini test etmesine olanak tanımaktadır. Rüzgarların esip geçtiği, otlakların ortasındaki bu küçük kasabada cinayetler nasıl bir etki yaratmıştır? Kendi amacı doğrultusunda konu olarak bunu seçtiği için, katillerin asla yakalanmamış olması sorun değildir. Capote The New Yorker dergisini kendini görevlendirmeye ikna eder ve Kansas’a doğru yola çıkar. Yanında Alabama’dan çocukluk arkadaşı Harper Lee (Catherine Keener) de bulunmaktadır. Harper Lee birkaç ay içinde Pulitzer Ödülü kazanacak ve “To Kill a Mockingbird”ün yazarı olarak şöhrete ulaşacaktır.Çocuksu ses tonu, uçuk kaçık davranışları ve sıradışı kıyafetleri kendini hâlâ Eski Batı olarak gören bu kasabada önce düşmanlıkla karşılansa da, Capote kısa sürede yöre halkının güvenini kazanır; en önemlisi de, cinayetleri soruşturan Kansas Soruşturma Bürosu’ndan Alvin Dewey’nin (Chris Cooper). Las Vegas’ta yakalanan katiller Perry Smith (Clifton Collins Jr.) ve Dick Hickock (Mark Pellegrino) Kansas’a geri getirilerek mahkemeye çıkartılır, yargılanır ve ölüme mahkum edilirler. Capote onları hapiste ziyaret edip yakından tanıdıkça, bir gazete makalesi olarak planladığı şeyin aslında bir kitap, hem de çağdaş edebiyatın devleri arasına girebilecek bir kitap olabileceğini fark eder. Şu an elindeki konu o güne dek bir Amerikan yazarının işlediği en derin konudur: İki Amerika’nın çatışması. Bir tarafta, Clutter ailesinin tanıdığı güvenli ve korunaklı Amerika; diğer tarafta ise, katillerinin yaşadığı ahlaktan yoksun Amerika. Capote’nin çoğunlukla umursamaz görüntüsünün ardında, muazzam hırslı bir yazar vardır. Ama o bile kaderin ona getirdiğine inandığı kitabı, bu büyük kitabı, yazıp yazamayacağını merak etmektedir. “Bazen, ne kadar iyi olabileceğini düşündüğümde, soluğum kesiliyor” diye yazar bir arkadaşına.


Brokeback Dağı
Yönetmen : Ang Lee
Senaryo: E. Annie Proulx
Oyuncular: Heath Ledger, Jake Gyllenhaal, Linda Cardellini, Anna Faris, Anne Hathaway
Orjinal Adı: Brokeback Mountain
Türü: Dram / Duygusal
Yılı: 2005
Ülke: ABD
Süre: 134
Dağıtımcı: WB

Konu:
Oscar ödüllü sinemacı Ang Lee, 2005 Venedik Uluslararası Film Festivalinde en iyi film dalında Altın Aslan ödülünü kazanan Brokeback Dağı ile destansı bir Amerikan aşk hikayesini perdeye taşıyor. Pulitzer ödüllü Annie Proulx’un bir kısa hikayesine dayanan film için uyarlama, Pulitzer ödüllü yazar Larry McMurtry ve Diana Ossana tarafından gerçekleştirildi. Wyoming ve Teksas’ın büyüleyici manzaralarında çekilen filmde biri çiftlik kahyası, biri rodeo kovboyu olan iki genç erkeğin hikayesi anlatılıyor. 1963 yılında tanışan ikili arasında beklenmedik şekilde bir ömür boyu sürecek bir bağ kurulur ve beraberinde getirdiği sorunlar, mutluluklar ve trajediler aşkın dayanıklığını gözler önüne serer.Wyoming, Signal’da bir sabah erken saatlerde Ennis Del Mar (Heath Ledger) ve Jack Twist (Jake Gyllenhaal) bölgenin çiftçilerinden Joe Aguirre (Randy Quaid) yanında iş bulmak amacıyla girdikleri sırada tanışırlar. Ennis ve Jack’in doğdukları dünya hızla değişmekte ancak çok az gelişmektedir. İki delikanlı da kendileri için önceden çizilmiş yolun farkındadır - sürekli bir iş bulmak, evlenmek ve bir aile kurmak. Ama ikisi de ifade edemedikleri bir şeye karşı açlık hissetmektedirler. Aquirre ikisini muhteşem Brokeback Dağı’nda çoban olarak yolladığında aralarında önce bir dostluk, sonraları daha yakın bir ilişki başlar.Yaz sonunda iki gencin Brokeback’ten inip yollarını ayırması gerekir. Wyoming’de kalan Ennis, sevgilisi Alma’yla (Michelle Williams) evlenir ve hayatını sürdürürken ondan iki kızı olur. Jack ise Teksas’ta rodeo kraliçesi Lureen Newsome’ın (Anne Hathaway) dikkatini çeker. Flört ettikten sonra evlenirler ve bir oğulları olur, aynı zamanda Lureen’in babasının şirketinde çalışmaya başlarlar.Aradan dört yıl geçer. Bir gün Alma, Ennis’e Wyoming’i ziyarete gelmek üzere olan Jack’ten bir kartpostal getirir. Ennis dört gözle arkadaşının gelmesini bekler ve sonunda Jack geldiğinde, aradan geçen zamanın iki erkeğin arasındaki bağı daha da güçlendirdiğini hemen anlarlar. Sonraki yıllarda Ennis ve Jack, aralarındaki gizli bağı canlı tutmak için çabalarlar. Yılda birkaç kez buluşurlar. Birbirlerinden ayrı olduklarında bile sadakat, bağlılık ve güven gibi ezelden beri cevap aranan sorularla karşılaşırlar. Sonuç olarak hayatlarındaki tek değişmez doğanın bir gücüdür: sevgi.

RAY CHARLES
Doğum Yeri : Albany / ABD Doğum Tarihi : 23 Eylül 1930
Kişisel Bilgiler : Çocukluğu, ırk ayrımcılığının dorukta olduğu zamanlarda geçti. Ailesi diğer siyahlarla kıyaslandığında bile inanılmaz derecede yoksuldu. Aile oradan oraya göçüp dururken Ray Charles, dört yaşındayken başlayan göz hastalığına yenik düştü ve yedi yaşında tamamen kör oldu.
Kariyeri : Ray Charles hem kendi ülkesine hem de yurt dışında takdir ve hayranlıkla karşılanan bir başarı öyküsünün kahramını. Belki de bu yüzden hakkında bu kadar çok şey yazılıp çiziliyor. O, Amerikan rüyasının bir parçası ve gerçekleşmiş hali. Yoksulluktan zenginliğe, trajediden zafere ve karanlıktan ışığa giden bir öyküsü var Ray Charles’ın… İsmi Hollywood bulvarında bir yıldızın üzerinde duruyor, Fransız devletinden Fransız halkı adına aldığı bir madalyonu var. Tabii sayısız altın plağı ve 12 tane Grammy ödülü de… Mali bunalım döneminin en zorlu zamanlarında, ırk ayrımcılığı uygulanan güneyde doğdu. 23 Eylül 1930, Albany… Ailesi diğer sİyahlarla kıyaslandığında bile inanılmaz derecede yoksuldu. Aile oradan oraya göçüp dururken Ray, 4 yaşındayken başlayan göz hastalığına yenik düştü ve yedi yaşında tamamen kör oldu. St. Augustine körler ve sağırlar okuluna yoksulluk bursuyla kabul edildi. Charles burada körler alfabesini, daktilo kullanmayı ve sepet örmeyi öğrendi. Bunların yanısıra da matematiği ve matematiğin müzikle olan bağlantısını keşfetti. Kafasında besteler yapıyor, her bölümü notaya dökebiliyordu. Annesinin ölümüne kadar bu okulda kalan Ray Charles, bu sarsıcı olaydan sonra yollara düştüğünde ümit vaad eden profesyonel bir müzisyendi. Florida’da müzik lokallerinde dolaşarak Nat King Cole’u taklit ederek müzik yapmaya başladı ama çektiği zorluklar bitmek bilmiyordu. Çoğu zaman parasız, hatta açtı. Artık yeniden yollara düşme vaktinin geldiğini anlayınca bir arkadaşına haritadan Florida’ya en uzak noktayı bulmasını söyledi ve Seattle’a gitti. Seattle Ray Charles için bir dönüm noktası oldu. Burada yerel bir ün elde eden sanatçı, daha sonra kanatlarının altına alacağı, kendinden de genç bir müzisyen olan Quincy Jones’la tanıştı. Ve henüz 18 yaşındayken 1948’de Gossady McGee ile birlikte McSon üçlüsünü kurdu. Seattle’dan sonra gittiği Los Angeles’ta ilk profesyonel albümünü doldurdu. Bu sırada ismini Sugar Ray Robinson’dan etkilenerek Ray Charles olarak kısaltmıştı. Bu yeni ismiyle bir sene boyunca Lowell Fulsom’ın grubunda çaldı. Bu yıllar ona kendi grubunu kurma ve ilk hit albümü “I Got A Woman”I yapma fırsatını verdi. Artık müziğin yapıtaşlarını oluşturan müthiş bir müzisyendi. Büyük bir yetenekle popüler müziğin her formuyla çalışarak; “Genius Plus Soul Equals Jazz” ve “Modern Sounds In Country and Western” albümleriyle bunların hepsinin sınırlarını yıktı. Rhythmn&Blues’un ( o zamanlar ırk müziği olarak adlandırılıyordu) dünya çapında kabul görmesi onun çabaları sayesinde gerçekleşti. Jazz, daha inceden görülmeyen büyüklükte bir izleyici kitlesine ulaştı. Tüm bu çalışmalarıyla Ray Charles, Rock&Roll’un oluşmasında büyük pay sahibi. 1966’da Thomas Thompson sanatçı için şöyle diyordu: “Onun müziğini tarif etmek çok zor. O dünyadaki en iyi blues şarkıcısı ama bunun yanısıra eşi bulunmaz bir jazz, gospel, country ve western yorumcusu. Tüm bu müzikal akımları birleştirerek kendine, sadece kendinin yolunu bulabildiği bir nehir yarattı.” Ray Charles müziğe büyük katkıları olan bir deha olmanın yanısıra toplumsal sorunlarla da ilgiliydi. 1950’lerin Amerika’sında yaşayan bir siyah olarak Charles, sağırlar ve körlerin okuduğu bir okulda bile ırk ayrımcılığının sıkı kurallarla uygulandığını görmüş, hatta bunu komik bulmuştu. Daha sonra turnelerde de siyah olmanın yarattığı sorunlarla (siyahların alt, beyazların üst katta oturmak zorunda olduğu bir konsere çıkmadı) karşılaşınca Martin Luther King’in arkadaşı ve maddi manevi destekçisi haline geldi. Charles’ın bu çabaları ırkçılığa karşı bir kamuoyu oluşmasında ve siyahların hak kavgasında oldukça etkili oldu.
DİSKOGRAFİ
ALBÜM
Star Profile Garbage 1995 Version 2.0 1998
SINGLE
Vow [Single] 1995 Stupid Girl [Single] 1996 Only Happy When It Rains [Single] 1996 Push It [Limited] 1998 When I Grow Up/Special [Maxi Single] 1999 Special [Single] 1999
VIDEO
Garbage Home Video [Video] 1996


Frank Sinatra’nın 1940’ların duygusal şarkıcısından 50’ler ve 60’ların sofistike ‘swinger’ yıldızına dönüşümü aynı zamanda Amerika’nın da içinden geçtiği moral ve kültürel değişimi simgeliyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında söylediği masum ve duygusal parçalarla ‘gurbette’ savaşan erkeklerin ve kocalarını özleyen genç kızların tercümanı olmuştu. 50’ler ve 60’lardaki yeniden çıkışıyla, Amerikan halkı, o ‘mağrur bakışlı’ halk delikanlısının, kozmopolit, her yüreğe göre duygusal parça söyleyen ‘faça yüzlü’ yıldıza dönüşümüne tanık oldu. Milyonlarca Amerikalı çift onun şarkılarını balayı klasiği saydılar. Sinatra aynı zamanda 58 filmde rol aldı; bu filmlerin tümünde de şarkıcı olarak sunduğu ‘sert-romantik’ portresini sürdürdü. RUHUNU SAHNEYE TAŞIYOR Frank Sinatra şarkı sözlerini, son derece kişisel, erotik temalarla renklendirerek, popüler müziğin bugünkü dönüşüme Elvis ve Beatles’dan önce temel hazırladı. Sinatra, 1940’ların başında, genç radyo sarkıcısı olarak olağanüstü pürüzsüz ve esnek bariton sesiyle dikkat çekti. Sesinin diriliğini yitirmesinden sonra, Sinatra’nın yorumu daha da kişiselleşti, öyle ki sahne performansları onun o anki ruh halinin bir yansımasıydı. Öfke, hırçınlık, huysuzluk, kabadayılık... Tümünü sahnesine yansıtan Sinatra bu nedenle günümüz spontan rock starlarının da ilham kaynağı olarak anılıyor. POP TARİHİNİN EN SÜKSELİ DÖNÜŞÜ Sesinin tınısını yitirmesi ve özel yaşamındaki sorunlarla birlikte 40’ların sonunda düşüşe geçen Sinatra, 50’lerin ortasında ise pop tarihinin en sükseli dönüşlerinden birini gerçekleştirdi. Artık sahnede çatal sesli, erkeksi ve popüler şarkıları caz tonuyla yorumlayan yeni bir Sinatra vardı. Aranjörü Nelson Riddle ile birlikte ‘Beatles-öncesi’ dönem pop standartlarını ve klasiklerini adeta tek başına belirledi. Sahne performansı 50’lerin sonunda yeni yeni filizlenen Las Vegas kentininde yükselmesinde rol oynadı. ZEVK SEFA DÜŞKÜNÜ SINATRA Takvimler 1960’ları gösterdiğinde içkici ve etrafı kadınlarla dolu ‘hedonist’ bir swinger olan Sinatra artık Amerikan şov ve müzik dünyasının başarı sembolüydü. Sinatra’nın kariyeri ve özel yaşamı da aslında birçok açıdan Amerikan kültürünü yansıtıyordu. Onun, New Jersey’nin Hoboken kentinde İtalyan asıllı ailesiyle yaşadığı mütevazı hayat, tüm göçmenlerin yükselişinin bir sembolü oldu. Sinatra’nın Demokratlar’ı desteklerken daha sonra Cumhuriyetçiler’e yönelmesi ise soğuk savaş Amerikası’nı sarsan politik gerilimin ve kuşak çatışmasının bir yansımasıydı. Sinatra öldüğünde milyonlarca dolar değerinde bir medya imparatorluğu bıraktı geride. Bunların arasında emlak şirketleri, özel havayolları, Artanis (tersten okunuşu Sinatra) plak şirketi ve hatta bir füze üretim şirketi bile var. ŞARKI SÖYLEMEK VARKEN OKULA MI GİDİLİR! Frank Sinatra, Sicilyalı ustabaşı ve amatör boksör Martin Sinatra ile Natalie Garavante’nin tek çocuğu olarak 12 Aralık 1915’te New Jersey’nin Hoboken kentinde doğdu. Genç Francis Albert 1931’de izlediği Bill Crosby’den etkilenip annesinin de onayıyla liseden ayrıldı ve müzik kariyerine başladı. İki yıl yerel barlarda çıktıktan sonra, kendi gibi Hobokenli iki genç arkadaşıyla ‘Three Flashers’ grubunu kurdu ve bu grupla ilk ödülü olan ‘Major Bower’s Original Amateur Hour’ı kazandı. Daha sonra gruptan ayrılan Sinatra, Rustic Cabin adlı bir gece kulübünde solo olarak çalışmaya başladı. Bu sırada trompetçi Harry James tarafından keşfedilerek haftalığı 75 dolardan ilk büyük konserine çıktı. Haziran 1939’da ise ilk plağını doldurdu. Aynı yıl çocukluk arkadaşı Nancy Barbato ile evlendi. GELECEĞİN MÜJDECİSİ: İLK ZİRVE Sonraki yıllarda Tommy Dorsey önderliğinde Pied Pipers grubu ile çalışan Sinatra 1940’ta ‘I Will Never Smile Again’ adlı şarkısıyla ilk kez bir numaraya yükseldi. Sinatra, bu dönemde ‘Las Vegas Nights’ adlı filmde şarkı söyleyerek ilk beyazperde deneyimini de kazanmış oldu. 1942’de Pied Pipers grubundan ayrılarak, Columbia Records ile solo albüm anlaşmasını imzaladı. Aralık 1942’de Benny Goodman’ın Paramount Theather’daki konserine alt şarkıcı olarak çıkan Sinatra’nın kariyeri bu konserdeki muhteşem performansıyla yükselişe geçti. Ertesi tüm New York gazeteleri ondan bahsediyordu. BEYAZPERDEDE BİR JÖN İlk başrolünü 1943’te ‘Higher and Higher’la oynayan Sinatra 1945 yapımı ‘The House I Live In’ ile ise Academy Ödülü’nü kazandı. 1947 yılında gazeteci Robert Ruark, aranan gangster Lucky Luciano ile Küba’da tatile çıktığını yazınca Sinatra’nın kariyeri ani bir düşüşe geçti. 1950’de eşinden ayrıldı, bir yıl sonra ise Ava Gardner ile evlendi ancak fırtınalı ilşkileri sadece iki yıl sürdü. 1953 yılında Hawaii’de bulunan hırçın ancak yurtsever bir İtalyan-Amerikalı piyadesini oynadığı ‘From Here to Eternity’ Oscar kazanınca Sinatra yeniden şov dünyasına dönmüş oldu. 1950’ler ve 1960’larda rol aldığı ‘High Society’, ‘Guys and Dolls’, ‘Pal Joey’, ‘Manchurian Candidate’ gibi müzikaller onun erkeksi ve sert imajını güçlendirdi. Sinatra, 1959 yılında Billy May’ın bestelediği ‘Come and Dance with Me’ ile hem Grammy Ödülü’nü aldı hem de 140 hafta bestseller listesinde kalmayı başardı. ‘Kumar ve kadın’ partilerinin evsahibi Sinatra, 1960’larda Amerikan jet-sosyetesinin değişmez ismi oldu. 1960’da Humphrey Bogart tarzı yaşamayı seven bir grup mirasyedinin canlandırıldığı ‘Ocean’s Eleven’ filminde Dean Martin, Peter Lawford, Sammy Davis Jr. ve Joey Bishop ile kamera karşısına geçti. KUMAR, DÜET VE SON KONSER 1963’te Chicago gangster elebaşı Sam Giancana ile arkadaşlığı nedeniyle Las Vegas’ta kumar oynama lisansı iptal edimişti ancak lisans 1981’de Sinatra’ya geri verildi. 1989’da Liza Minelli ve Sammy Davis Jr. ile dünya turnesine çıktı. 1993 yılında rock ve pop yıldızları ile gerçekleştirdiği ‘Frank Sinatra Duets’ albümünde Barbra Streisand, Tony Bennett, Aretha Franklin, Luther Vandross ve Bono ile yeniden müziğe geri döndü. Sinatra son konserini 25 Şubat 1997’de Palm Desert Beach Mariott Ballroom’da verdi.


Ara Güler yada İstanbul Fotoğrafçısı, 16 Ağustos 1928'de İstanbul'da doğdu. Lisedeyken film stüdyolarında sinamacılığın her dalında çalışırken Muhsin Ertuğrul'un tiyatro kurslarına devam etti. Çünkü Rejisör veya oyun yazarı olmak istiyordu. 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başlarken aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine devam etti. 1958'de Time-Life, Paris-Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu foto muhabirliği görevlerini üstlendi. 1961'de askerlik görevini tamamladı ve Hayat Dergisi'nde fotograf bölüm şefi olarak çalışmaya başladı. Aynı yıllarda Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajans'ına katıldı ve İngiltere'de yayımlanan Photography Annual antalojisi onu dünyanın en iyi yedi fotografcısından biri olarak tanımladı. Yine o yılda ASMP'ye (Amerikan Dergi Fotografcıları Derneği) tek Türk üye olarak kabul edildi. 1962'de Almanya'da çok az fotoğrafcıya verilen Master of Leica ünvan'ını kazandı. İsviçre'de çıkan Camera dergisinde kendisine özel bir sayı ayırdı. 1964'de Mariana Noris'in ABD'de basılan Young Turkey adlı yapıtında fotografları kullanıldı. 1967'de Japonya'da çıkan Photography of the World anttolojisinde Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotografı yayınlandı. 1967'de Kanada'da açılan İnsanların Dünyasına Bakışlar sergisinde, 1968'de New York Modern Sanatlar Galerisi'nde düzenlenen Renkli Fotografın On Ustası adlı sergide aynı yıl Almanya'da, Köln'de Fotokina Fuarı'nda yapıtları sergilendi. 1970'de Türkei adında fotograf albümü Almanya'da yayımlandı. Sanat ve Sanat tarihi konularındaki fotografları ABD'de Time-Life, Horizon ve Nesweek kitap bölümlerince ve İsviçre'de Skira Yayınevi tarafından kullanıldı. 1971'de Lord Kinross'un Hagia-Sophia (Ayasofya) kitabının fotograflarını çekti. Yine Skira yayınevince Picasso'nun 90.yaşünü için yayınlanan Picasso Metamorphose et unite adlı kitap için Picasso'nun foto-röportajını yaptı. 1972'de Paris Ulusal Kitaplık'ta sergisi açıldı. 1975'de ABD'ne davet edildi ve birçok ünlü Amerikalının fotograflarını çektikten sonra Yaratıcı Amerikalılar adlı sergisini Dünyanın birçok kentinde sergiledi. Yine aynı yıl Yavuz zırhlısının sökülmesini konu alan Kahramanın Sonu adlı bir belgesel film çekti. 1979'da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin foto muhabirliği dalındaki Birincilik ödülü'nü aldı. 1980'de fotograflarının bir kısmı Karacan Yayıncılığın bastığı Fotograflar adlı kitabında basıldı. 1986'da Hürriyet Vakfı'nca basılan Prof. Abdullah Kuran'ın yazdığı Mimar Sinan kitabı'nı fotografladı. Aynı kitap 1987'de Institute of Turkish Studies tarafından İngilizce olarak yayınlandı. 1989'da Ara Güler'in Sinamacıları kitabı basıldı. 1991'de Dışişleri Bakanlığı için Halikarnas Balıkçısı'nın (Cevat Şakir Kabaağaclı) The Sixth Continent adlı kitabını fotoğrafladı. Bu arada Bütün dünyayı gezerek foto röportajlar yaptı ve bunları Magnum ajansı ile dünyaya duyurdu. Bu arada İsmet İnönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso gibi bir çok ünlü kişi ile roportajlar yapmış ve fotograflarını çekmiştir. En ünlüsü fotografcılara poz vermeyen Picasso Roportajı'dır. Yıllarca üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotografları 1992'de Fransa'da, ABD ve İngiltere'de Sinan, Architect of Soliman the Magnificent adlı kitabı yayımlandı. Aynı yıl Living in Turkey adlı kitabı İngiltere, ABD ve Singapur'da Turkish Style başlığıyla, Fransa'da Demeures Ottomanes de Turquie adıyla yayımlandı. 1994'de Eski İstanbul Anıları, 1995'de Bir Devir Böyle Geçti, Yitirilmiş Renkler ve Yüzlerinde Yeryüzü, fotograf kitapları yayımlandı. Ara Güler'in fotografları Paris Ulusal Kitaplık'ta, ABD'de Rochester Georg Eastman Müzesi'nde Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu'nda bulunmaktadır. Köln Mueseum Ludwing'de Das Imaginare Photo Museum'da fotografları sergilenmektedir. Ara Güler, Türk fotografının ustalarından birisi olarak dünya fotograf tarihinde de seçkin bir yere sahiptir. Belgeci bir fotograf biçiminin ustası olması ona ün kazandırmıştır. Ve fotoğraf çekmeye devam ediyor...